Rehber Dünyası – Ocak 1998

SCHINDLER’IN LİSTESİNDEKİLERİN VATANI: İSRAİL

Filmin sonunda yaşamlarını borçlu oldukları Schindler’in mezarına Yahudi geleneklerine göre taş koyarak saygılarını ifade eden Yahudilerin çoğu bugün İsrail’de yaşıyor. İsrail, tarih boyunca tüm dünyada hep azınlık olarak yaşamak zorunda kalıp, çoğu zaman içinde yasadıkları toplum tarafından dışlanmış ve canlarına tak ettiği bir anda, yüzyılın başında artık yeter deyip sistematik bir bicimde kendi vatanlarını oluşturma yoluna giden ve bunda da hemen hemen tam bir başarı sağlayan insanların ülkesi. 80 ülkeden göç edip bir araya gelen 80 değişik kültürün mozaiği. Tevrat kadar eski, dünkü gazete kadar yeni bir ülke. Şu anda üzerinde bulundukları topraklarla olan bağları buradan sürülmeden önceki dönemlere gidiyor. En temel dayanakları ise Tevrat.

“Azınlık olarak yaşamaktansa, kendi vatanımda işsiz kalmayı ya da çok daha düşük yaşam standartlarında yaşamayı yeğlerim” diyor üç çocuğu ve iki karısıyla Arjantin’den göç eden Yahudi hekim Bay Atar. Bu görüşü paylaşan göçmen sayısı hiç de azımsanır oranda değil. 1989-1992 yılları arasında eski Sovyetler Birliği’nden göç eden Yahudilerin sayısı besyüzbin. Nüfusu İstanbul’un yari nüfusuna eşit olan bir ülke için bu sayıda göçmen yaklaşık olarak Türkiye’ye 5-6 milyon insanın göç etmesiyle aynı anlamı taşıyor. Bunun sonucunda da klinik titizliğiyle sokakları temizleyen hekimler veya yaya kaldırımlarında gelen geçene gösteri yapan eski Moskova Filarmoni Orkestrası üyeleri gibi ilginç görüntüler çıkabiliyor.

Turkiye’den kırk kez daha küçük olan İsrail’in kuzey-güney doğrultusunda en uzun mesafesi 400 km. Ülkenin küçüklüğünü yarım gün içinde batıda Akdeniz’i kuzeyde Lübnan, kuzeydoğusunda Suriye, doğuda Ürdün sınırlarını görebildikten sonra daha iyi duyumsayabiliyorsunuz. Çevresindeki Arap ülkelerinden hiçbiriyle arası iyi olmayan ve bundan ötürü de hep kapana kıstırılmış gibi hisseden bu minik ülkede konumları gereği, çok güçlü olmak zorunda olan hava kuvvetlerinin eğitim uçuşu yapmaya çalışan jet pilotlarının komşu ülkelerin hava sahasına girmemek icin yapmak zorunda oldukları manevraları düşünün; aşağıdan baktığınızda sanki pilotların alan darlığı sıkıntısını duyumsar gibi oluyorsunuz.

Peki böylesine küçük bir ülke nasıl oluyor da uluslararası bağlamda en çok konuşulan ülkelerden biri oluyor? Bunun yanıtı insan unsuru olsa gerek. Yaygın bir görüşe göre iki İsrailli 3 farklı görüşe eşittir. Tartışmayı, değişik düşünceler üretmeyi, ayrıntıları abartmayı, küçük olaylardan anlık büyük sorunlar çıkartıp bir süre sonra sıcak kanlılıkla hiçbir şey olmamış gibi davranmayı, her şeyden önemlisi, olayları çok ciddiye almayı alışkanlık haline getiren bir doğaya sahipler. Yaş ortalaması 60 olan, Tel Aviv’in kenar mahallelerinden birinde yaşayan ve eğitim düzeyleri orta öğrenimi geçmeyen çok sıradan bir grup insanın her 15 günde bir sırayla aralarından birinin evinde toplanarak değişik konularda (tıp, uzay, tarım, sanat gibi) davet ettikleri bir uzman yonetiminde yaptıkları sorulu yanıtlı toplantılar yukarıda sözü edilen insan unsuru hakkında biraz fikir veriyor gibi.

İsrail’in topraklarından yarısından fazlası çölden oluşuyor. Çöl ama, insan bir çölün bu kadar düzenli bir biçimde standartların üzerinde bir uygarlık merkezine dönüştürebilmiş olmasına şaşıyor. Sizi paraşütle, nereye atıldığınızı bilmeden, çölde yeni kurulmuş kentlerden birine atsalar, indiğiniz yer Arap Bedevilerinin yerleşim yerinden biri değilse ve etrafta İbranice yazılar da yoksa rahatlıkla Amerika’ya gelmiş olabileceğinizi düşünebilirsiniz.

İsrail’de, büyük bir bölümü askeri eğitim amacıyla kullanılan baslıca iki çöl var; Necef ve Yahuda Çölleri. Necef uluslararasi çöl kuşağına dahil. Necef ve Yahuda Çöllerinin uzantısı olan Lût Gölü’nün oluşumu bundan 5 milyon yıl önce Yerkabuğundaki çatlama sonucunda meydana gelen Büyük Rift Vadisi’ne uzanıyor. Bu jeolojik oluşumdan oturu bugun Lût Gölü, deniz düzeyinin 400 metre altında oluşuyla, dünyanın en alçak su kütlesi olma özelliğini taşıyor. Suyundaki %30 tuz oranı suyun kaldırma gücünü arttırıyor. Kışın bile yüzmenin olanaklı olduğu bu gölde insanlar sırtüstü yattıklarında altlarında deniz yatağı varmış gibi veya denizde yüzen bir şezlongda uzanıyorlarmış gibi bir görüntü sergiliyorlar. Lût Gölü’nü dünya çapında ilginç ve kesinlikle görülmeye deger kılan özelliği yalnızca alçak oluşu veya suyundaki tuz oranı değil tabi: Lût Gölü çevresinde Tevrat’taki, işledikleri günahlardan ötürü gökyüzünden yağan kükürt ve ateşle yok edilen Sodom ve Gomorra kentlerinden ilkine adını veren 13 km. uzunluğundaki yalnız tuzdan oluşmuş Sodom Sıradağları, yer yer tuzların basınçla sıkışıp fışkırma yapmasıyla oluşmuş baca biçimindeki tuzdan mağaralar, un görünümündeki toprağından adını alan Un Mağarası gibi ilginç doğa harikaları, çoğu doğal koruma altına alınmış ve detaylı yürüyüş haritalarıyla desteklenen çöl yürüyüş (trekking) yolları, arazi (off-road) jip safarilerinde dinlenen Kitaro’nun müziğinin çöl ıssızlığındaki yankıları, çölde yarış yapan çılgın motorsikletliler, yüzyıllar önce zalim Romalılara karşı korunmak için Lût Gölü yanında dağın tepesine yaptıkları kartal yuvasına benzeyen Mesada kalesinde aylar süren kuşatmadan sonra artık kendilerini koruyamayacaklarını anladıklarında Anadolulu Xantos (Kınık) halkının yaptığı gibi topluca intihar eden, açlıktan öldükleri düşünülmesin diye tüm yiyecek stoklarını kalenin ortasına yığan bir avuç Yahudi’den kalan kale kalıntıları, kuruluşu İ.Ö. 9000’lere giden yeryüzünün ilk sürekli yerleşimlerinden biri olan Ceriko (Eriha) ve tüm bunlara ek olarak gün batımında gene Sodom Dağı’nın tepesinde oturup baktığınızda duyumsadığınız, her saniyede çılgınca renk değiştiren çöl-göl bileşiminin gerisinde uzanan Ürdün toprakları. İşte yeşillikler olmadan da doğanın ne kadar güzel olabileceğinin kanıtı; tarihsel bir derinlikle çöl ve gölün yansımalı imgesi.

Çöl alanının bu kadar fazla olması beraberinde su sorununu gündeme getiriyor. Suyun olmaması, tarımı ve hayvancılığı olumsuz etkiliyor ki, bu da komşu ilişkileri sıfır düzeyde olan bir ülke için çok büyük bir sorun oluşturuyor.

Türkiye’ye geldiklerinde boşa akan pırıl pırıl ırmakları veya gene çoğu boşa giden sulama biçimlerini gördükleri zaman şaşırmadan edemeyen İsrailliler, su sorunlarını tekrar tekrar kullanım, damla sulama ve bilgisayar kontrollü sulama gibi değişik uygulama biçimleriyle kısmen aşmışlar. Bu durumda da başlangıcı kibutzlara giden tarım sektöründe uluslararasi bağlamda söz sahibi olmuşlar.

Nedir bu kibutzlar? Temelleri sosyalist düzene dayanan, çağın tüm gelişmelerine ayak uyduran, kuruluş esasları tarım ve hayvancılık olan çağcıl köy görünümündeki komün yaşam oluşumlarına kibutz adını vermişler. Bu sözcük tüm dillere bu şekilde geçmiş. Bugün toplam yüzbinin üzerinde nüfusuyla 200’den fazla kibutz var Israil’de. Her bireyin eşit olduğu, paranın kullanılmadığı, kişisel bazda maksimum katilimin gerektiği, yararlanılan hakların eşit olduğu, tarım ve hayvancılık amaçlı olduğundan geniş topraklar üzerine yayılan ve ülke çapında ortak kanunlarla yönetilen bu köylerde insanlar toplu halde yemek yiyorlar, çamaşırlarını çamaşırhanede yıkatıp ütületiyorlar, arabaya gereksinim duyduklarında ise önceden bildirme koşuluyla kibutza ait arabalardan birini alıp kullanıyorlar. Giriş çıkışlar, çalışma saatleri, yapılan işlerin çok büyük bölümü hep bilgisayar kontrolünde yapılıyor. İneklerden süt sağma işlemi bile, verimi arttırdığı gerekçesiyle klasik müzik eşliğinde yapılıyor.

Normal şehir yaşamından çok farklı bir yaşam biçimine sahip olan kibutzlar, son zamanlarda tarım ve hayvancılığın yani sıra, artık endüstriye de adım atmış durumda.

Değişik ülkelerden birçok genç insan bu değişik yaşam biçimleri hakkındaki meraklarını gidermek, tekdüze yaşam akışlarına bir değişiklik katmak, hiç para harcamadan gezip, yeni bir yer görmek gibi değişik nedenlerle kibutzlara gönüllü statüsüyle katılıp, yemek ve yatak karşılığında belli bir süre çalışarak yaşamlarının bir bölümünü değerlendiriyorlar. Nedense bu olay Türk gençleri arasında pek yaygınlık kazanmamış.

İsrail’in kibutz gönüllüleri dahil çok sayıda turist çekmesinin en önemli nedeni dinsel amaçlı turizmdir. Filistinlilerle sınırları konusunda henüz anlaşmaya varılamamış olan Kudüs bugün 3 büyük din tarafından çok önemseniyor.

İslam dünyasının ikinci önemli camisi Mescid-i Aksa ile Hz. İbrahim’in kurban kestiği, Hz. Muhammed’in göğe yükselmek icin Burak adlı atina bindiği yerde yapılmış olan Kubbet’üs-Sahra’nın bulunduğu tepenin adı Harem-i Şerif veya Tapınak Dağı’dır. Yahudilerin İ.Ö. 6. yüzyılda inşa ettikleri İkinci Tapinak’tan kalma, Ağlama Duvarı diye bildiğimiz Batı Duvarı da bugün Tapınak Dağı üzerindedir. Bunlara ek olarak, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yer ile mezarını içine alan ve Hristiyanlar icin çok büyük önem taşıyan Kutsal Kabir Kilisesi de aynı yerdedir.